banner292

Hikaye edilir ki bir grup, akıl hastanesine gezmeye gider..

Ziyaretçiler, tel örgüler arkasında kendilerini merakla izleyen hastalara şöyle sorarlar:

--- Sizler, içerde nasılsınız..?

Akıl hastaları cevaben:

--- Biz iyiyiz de siz içerdekiler nasılsınız..?

Bu kısa anekdot bize şu Arap atasözünü hatırlatıyor:

“Her insan, kendi aklından memnundur.”

Psikiyatri bilimine göre de, bir insan kendi aklından memnun olmazsa yaşayamaz..

Evet, kişinin kendi aklından memnun olması, ayrı bir şey; ancak kendi aklıyla yetinmesi ve başkalarının aklına ve tecrübesine ihtiyaç duymaması ayrı bir şeydir.

Abbasi Halifesi Harun Reşid ile kardeşi Behlül Dana arasında geçen diyaloglara baktığımız zaman, Harun Reşid’in yer yer Behlül Dana’ya imrendiğini görürüz.

Akıllı, aklı olan ve aklını doğru kullanmak isteyen, kendi aklı ile yetinmeyen; çevresindeki insanlara da danışan ve onların da aklından, tecrübelerinden yararlanmaya çalışan kişi demektir.

Bunun için meşhur bir darb-ı meseldir: “Bin bilsen de, bir bilene sor!” denir.

Ukâlâ ise, akıllı geçinen ve kendisinden başka kimsenin aklını beğenmeyen kişi için kullanılır.

Araplar, ukâlâ ile ahmak kelimelerini birbirine yakın kullanırlar ve “akıllı deliler” (ukâlâu’l-meccanîn) adında oldukça yaygın kitaplar yazmışlardır. Bunlarda en meşhuru en-Nisaburi’nin (h. 406/m.1105) eseridir.

Bizde ise, aptal ve ahmak kelimesi oldukça yaygındır.

Batı dünyasında bu konuda yazılmış en önemli eserlerden birisi, belki de ilki, Kuzey Avrupa Rönesansı'nın önemli ustası ve klasik edebiyat araştırmacısı, hümanist ve ilahiyatçı bilge filozof Desiderius Erasmus’un (1466-1536), Türkçeye “Deliliğe Methiye (Övgü) olarak çevrilen eseridir.

Dönemin yobazlığına, din istismarcılığına, krallarla din adamlarının birlikte oluşturdukları dünyayı ve cenneti parsel parsel satma istismarcılığına karşı verdiği mücadeleyi bu eserinde mizahi bir dille konu edinir.

Bu anlamda bu eser, Latin ozanı Horatius’un “Hakikati Gülerek Söylemek” ilkesinin de belki en yetkin örneği sayılabilir.

Ayrıca  Michel Foucault’un Deliliğin Tarihi adlı eseri de bu alanda yazılmış abide şaheserlerden birisidir.

Bahsettiğim bu eserler, Tıb biliminin patolojik tedavi konularını içermiyor. Tamamen, insanların “çok bilmişlik”, “bilgiçlik taslama”, “burnundan kıl aldırmama” gibi kişilik zaaflarını konu alan çalışmalardır..

Buradan şuraya gelmek istiyorum:

Batı toplumları, kendi sosyal, siyasal ve dinsel tarihi gerçekleri ile yüzleşmeyi başardılar, büyük bedeller ödediler ve bu noktaya geldiler…

İslam dünyası ise, hala geleneksel çizgisinde ısrar ederek başını kumdan çıkarmıyor ve kendisinden başka dünyada akıllı tanımıyor..

Batının bu noktaya gelmesinde belki yüzlerce faktör sayılabilir ama bunlardan birkaçını şöyle özetleyebiliz:

Birincisi, Hıristiyanlık’ta “itiraf” mekanizması, bir tür “günah çıkarma –vaftiz - tevbe” niteliği taşıdığı için, Batı toplumu, kendisi ile yüzleşmeye psikolojik olarak erken başlamıştır.

İkincisi: Batı toplumu, genetik olarak daha çok akılcı / rasyonel düşündüğü için duygularıyla fazla hareket etmez.. Bunun için de onlarda din ve dinî ritüeller daha çok sembolik anlam taşır…

İslam dünyası ve toplumu ise daha çok duygusal ve aşk boyutu ile gittiği için belirli dönemler hariç (Abbasi ve Selçuklu Devletleri gibi…) aklı fazla kullanmamıştır… Dolayısıyla kendi gerçekleriyle yüzleşmeye cesaret edememiştir.

İslam toplumunun bir diğer özelliği de, dindeki “tevbe” kavramının, kul ile Allah arasında kalması ve bunun da bizi sorgulamaya, özeleştiriye ve kendimizle açıktan bir hesaplaşmaya götürmemiş olmasıdır.

Bütün bunlar, aslında Müslümanların İslâm Dinini yanlış okumaları, yanlış anlamaları ve yanlış yorumlamalarından kaynaklanıyor..

İslam Dininin özünde akıl ve akılcılık vardır, ancak duygu ve kalp boyutu ihmal edilmemelidir.

Bu yönüyle İsâm Dini bir denge dinidir… Ancak Müslümanları, bu dengeyi, bazen aklın, bazen de duyguların lehine bozarak hata yapmışlardır. Önemli olan bu dengenin kurulması ve korunmasıdır.

Sonuç olarak şunu söylemek istiyorum:

Batı toplumları, “ukâlâ” dönemlerini tamamladılar; “akıllı” dönemlerine geçtiler..

Biz ise, hâlâ “ukâlâ” dönemini yaşamaktayız..


Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol