banner292

Geçmişi okumanın en önemli belgeleri arasında hatıratlar mı yer alır yoksa günlükler mi? Hatıratlar her ne kadar sohbet havası içerisinde kaleme alınsa da, genelde günlükler daha sıcak ve de samimi gelmiştir bana. Bazen de birbirine karışır hatırat ve günlükler. Bir bakıma hayatın çetelesini de tutarız hatırat ve günlüklerde. Buna mektupları da ilave etmek mümkün. Günlükler, yazanın kendisini bütün çıplaklığıyla ortaya koymasının yanı sıra, bir dönemi, coğrafyayı, düşünceyi… vs. anlamak için de önemli bir evraktır. Mesela Cemil Meriç’in Jurnalleri tam da böyledir.

Bir yazar açısından tuttuğu günlükler, hatıratlar ve yazdığı mektuplar eselerinin arka planıdır da aynı zamanda. Bu vesileyle yazarın duygu ve düşünce dünyasının arka bahçesine konuk oluruz bir bakıma.

Daha dün gibi hatırlıyorum:

“…Anadolu’nun ücra bir köşesinde İlkokul birinci sınıfa başladığım ilk günler… Heyecan gözlerimden akıyor. En büyük arzum; okuma-yazmayı söküp askerden gelen mektupları okur-yazar olmayan anneme okumak. O zamanlar evde, sokakta, çarşıda pazarda kendi aramızda Kürtçe konuşuyorduk. Çoğumuz Türkçe konuşmayı sonradan öğrendik. O da çat-pat… Okulda Kürtçe konuşmak yasak. Bu yasak okulla birlikte eve de sıçrıyor. İspiyonculara dikkat!... Kürtçe konuşanı öğretmen fena halde cezalandırıyor. En hafifi tahtada tek ayak üzerine beklemek… Sıra arkadaşım Türkçe bilmiyor, öğretmen de Kürtçe. İyi ya, bilse bile yasak! Zor bir iletişim söz konusu haliyle…

Her kişinin hayatında ömür boyu unutamadığı; unutmak istese bile bilinçaltından atamadığı anıları vardır. Özellikle de çocukluk yıllarında yaşanan bu anılar şayet kara kutu hafızasına da girmişse bir daha asla silinemiyor. Çünkü insan, yaşadıklarıyla bir dönemin hafızasını içinde taşır ömür boyu. 1980’li yıllarda günlüğüme düşen yukarıdaki acı yüklü cümleleri Hasan Cemal’in geçtiğimiz ay yayınladığı “Çözüm Sürecinde Kürdistan Günlükleri” kitabı vesilesiyle anımsadım. Tam da “Barış Süreci” olgunlaşmaya başladı derken, Kobani üzerinden sokaklarda Vandalizm ötesi görüntülerin boy gösterdiği ve Amerika öncülüğünde Ortadoğu’nun hallaç pamuğuna çevrildiği bir dönemde…

Gerçi ne zaman rahat yüzü gördü ki bu topraklar… Ama şu sıra en şiddetli, en kanlısına şahit oluyoruz. Güncelerde kan oluk oluk akıyor!

Anlaşılan dünya ve özellikle de İslam coğrafyası yapay fay hatlarıyla yeniden şekillenmek isteniyor. Kobani bahane gösterilerek bir kaşık suda fırtınalar koparılıyor. Bu tamamen bir algı operasyonudur. Kapılarını sonuna kadar Kobani’den gelen iki yüz bin civarında misafire açan ve onları ağırlayan Türkiye’dir. Bütün bunlar görmemezlikten gelinemez. Ama geliniyor. Ve Kobani’yi olmasını istedikleri gibi yansıtıyorlar. Mesele Kobani de değil zaten. Kobani gösterilip Diyarbakır, Şam, Bağdat, Kudüs, Gazze, Kahire… harap ediliyor. Ölen yine biziz!

Tarihin her döneminde acıların, trajedilerin, isyanların eksik olmadığı Mezopotamya’da gün geçmiyor ki yeni bir acı kayda düşmesin. Herkesin ama herkesin kederle dolu hikâyelerden örülü bir kaderi vardır bu topraklarda. Şeyh Said’iyle, Koçgiri’siyle, Ağrı’sıyla, Dersim’iyle tam yirmi sekiz isyan çıkmış bu bölgede. PKK yirmi dokuzuncusu… Hala o kahır ve isyan yüklü hikâyeler eksik olmuyor.

Hasan Cemal’in bölgeyi gezerek tuttuğu “Çözüm Sürecinde Kürdistan Günlükleri” kitabı barış sürecinin karşı cenahta nasıl göründüğünü de ortaya koyuyor bir bakıma. Hasan Cemal’in barış süreci çerçevesinde Kandil yolculuğu ve ilgili dağ kadrosuyla (Cemil Bayık, Murat Karayılan, Bahoz Erdal, Fehman Hüseyin, Sabri Ok…) birebir yaptığı görüşme ve gözlemlerinden oluşuyor bu günceler.

Gündem o kadar hızlı değişiyor ki; şu sıra dağ kadrosunun ne kadar aynı görüşte olup olmadığı da tartışılır hale geldi. Kobani olaylarında açıkça bir siyasi parti liderinin ağzından sokağa çağrı yapıldı ve neticede kırk civarında insan öldü. O da yetmedi Bingöl’de Emniyet Müdürü ve yardımcısının öldürüldü. Hakkâri Yüksekova’da sivil giyimli emniyet mensuplarının şehrin en işlek caddesinde vuruldu. O da yetmedi Diyarbakır’da bir astsubay eşiyle birlikte alışveriş yaparken öldürüldü.

Şimdilerde ise “sekreterya” veya “üçüncü göz dillendiriliyor. Unutmamak gerekir ki; barış sürecinin bütün engelleme girişimlerine rağmen bu güne kadar salimen yürütülmesindeki en önemli ayrıntı; söz konusu sürecin kontrolümüz dâhilinde ve kendi irademizle olmasıdır. Şayet “sekreterya” veya “üçüncü göz” müzakereleri sürece dışarıdan müdahale zafiyeti oluşturursa, bir çuval incirin berbat olması içten bile olmaz. Bu durum ister istemez “üst akıl” oyunlarını hatıra getirir. Nitekim Kandil’in önemli isimlerinden biri olan Cemil Bayık’ın “gözlemci sıfatıyla üçüncü bir gözün ABD olabileceği” ifadesi bu kuşkuları arttırıyor. Umarız barış sürecini sekteye uğratacak bir gelişme olmaz.

Evet, barış sürecini kesintiye uğratmak için içerden ve dışarıdan kışkırtmalarla her oyuna başvuruldu ve halen de bu oyunlar dizisi devam ediyor. Oyunda roller sürekli değişiyor. Dün karşı cephelerden kıran kırana çarpışanlar, bugün omuz omuza vermiş durumdalar. Yarın ne yapacakları ise belli değil! Anlaşılan; Türkiye’nin bölgede söz sahibi olmasının önüne geçmek için “bir üst akıl” tarafından küresel oyun devam ettiriliyor. Öyle görülüyor ki; bu film uzun sürecek ve çok kan akmaya devam edecek. Birileri bunu arzu ediyor.

Doğrusu bir süredir bu duygularla Hasan Cemal’in penceresinden Kürdistan fotoğrafını incelemeye çalışıyorum. İyi de oluyor. Çünkü ahlakı en güzel, ahlaksız tarif eder. İlkin Diyarbakır Silvan’da çocukluğunu yaşayan ancak tanık olduğu faili meçhuller, ailesinin ve çevresinin yaşadığı acılar sonucu çıkış yolunu dağda arayan “Delila” kod adlı bir genç kadın gerillanın günlüklerinden yola çıkarak harmanladığı hikâyeyi okumuştum. Daha önce benzer hikâyeleri konu alan Bejan Matur’un “Dağın Ardına Bakmak” çalışması bir türlü acının dinmediği o yaralı coğrafyayı bir kez daha önüme koymuştu. Yaşanan acılar, boy gösteren travmalar neticesinde çoğu genç kendince çıkış yolunu dağa çıkmakta bulmuştu. Yani bir nevi kimlik arayışı… Aslına bakarsanız bu tür günlükleri milyonlarca insan hafızasına yazıyor. Kimi günyüzüne çıkıyor, kimi de o hafızayla birlikte kaybolup gidiyor. Ama bilinçaltında hep o yazılamayan kanlı günceler var.

Öyle günlükler ki; bölge halkının yaraları deşilince adeta her tarafından acı fışkırıyor. Neredeyse şu veya bu şekilde her aileden günlüklere kan damlamış ve çıkış yolu olarak dağ seçilmiş. Ta ki devletin şefkatli eli kendilerine uzanıncaya kadar… Bu kanlı günlüklerin ve dağa çıkışların hepsinin ayrı ayrı hikâyeleri var. Hepsinin de kendince haklı gerekçeleri… Daha doğrusu iki ateş arasında tercihlerden tercih beğenme durumları… Defterler dolusu Kürdistan günceleri bu acıları anlatabilir mi hiç? Ama her şeye rağmen yaşanan bunca acılardan sonra barış artık tek umut. Yüreği yanan analar kendileri için değil, artık torunları için barış istiyor. Ama bunu bile çok gören yığınlarca iç ve dış Lawrence kılıklı hainler var!

Anlaşılıyor ki bütün bu hainliklerin amacı; günlüklere kanlı harflerle cümlelerin kurulmasının devamını sağlamak. Ama beyhude bir çaba! Artık bölge halkı bilinçlenmiş ve bu tür bayatlamış oyunları yutmuyor. Her şeye rağmen İslam harcıyla yoğrulmuş kardeşçe yaşam güçlenerek yoluna devam edecektir. Günceler barış ve kardeşlik cümleleri ile şenlenecektir.

İnanıyoruz ki; güzel günler görecek bu topraklar!

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner300

banner293