Yola çıktığımızda öğle ezanı okunuyordu. Dünürlerin kızı gelin olacaktı. Davetliydik anlayacağınız. Gideceğimiz yer, yaklaşık 2-3 saatlik mesafedeydi. Tabi benim araba sürüşümle, yoksa hızlı şoförler, 1,5- 2 saatte giderler. Yavaş yavaş, rastladığımız her suyun başında durarak ilerliyorduk. Adıyaman, Gölbaşı, Malatya yolu derken, Elbistan yoluna döndük. Dağ yolu, yol güzel ama çok dar ve çok keskin virajları olan bir yol. Bazen tırmanarak, bazen keskin virajlar dönerek, ormanda ilerledik.

Temiz, serin havada trafikte akarak, inişe geçip dağı aştık. İlyasu şişeleme hazır suyun kaynağı olan, Kapıdere de mola vererek; hem su içmek, hem soğuk suyun aktığı ırmakta bir mola verelim dedik. Fazladan akan İlyasu kaynağından suyumuzu içtik, elimizi yüzümüzü yıkayıp serinledik. Yolda içmek üzere, bir pet şişemizi de suyla doldurup ayrılacaktık. Şişemizi bağaca koymak için kapıyı açınca, araba anahtarı -Hatırlayamıyorum- ya cebimden düştü göremedim ya da elimle indirdim farkında olamadım. Bagaj kapısını kapatırken, “eyvah!” dememle olanlar oldu. Araba otomatikman kapandı. Anahtar bagajda kaldı, araba kitlendi biz dışarıda kaldık. Ne yaptıysak bir türlü kapıları açamadık, Anahtar bagajda bize bakıyor, biz anahtara bakıyoruz, ama nafile! Orada piknik yapanlar geldi, gençler, anladığını söyleyenler toplandı başımıza. Herkes bir şeyler söylüyor, çözümler öneriyor; ama olmuyor, olmuyor, açılmıyor bir türlü. Çare olarak ya bir cam kırılacaktı ya da yedek anahtarın gelmesi gerekiyordu. Camı kırmayı göze alamadık, astarı aslını geçecekti, evdeki çocuklara telefon ederek, yedek anahtarı alarak gelmelerini söyledik. Bu hem daha ucuza gelecek hem de yorgunluğumuz bize kar kalacaktı.
Ekşin dolu bir hafta sonu olacağının sinyalleri başlamıştı. Anayol üstü, soğuk suyun kenarı, hava serin, aslında dinlenmek için aranılacak güzel bir bahane olabilirdi. Ancak bizim için hiç de öyle olmuyordu. Hem kendime kızmaktan, “nasıl böyle bir hata yaparım” diye “of puf’” etmekten, boncuk boncuk terliyordum. Kolay değil, yaklaşık 120 km’den yedek anahtar gelecekti. Bir o yana, bir başka yana turlayıp duruyordum. Nihayet yaklaşık 2 saat sonra yedek anahtar geldi, anahtarı aldık da rahatladık. Ne yazık ki umulanla, başa gelen aynı olmuyor işte.
Ancak beş kişiydik, ama araba iki olmuştu. İki arabayla yakıtın çok pahalı olduğu bu zamanda gitmek olmazdı. En iyisi tek arabayla gitmekti, ama bir arabayı nerede ve kime bırakacaktık. Arabayla yolda giderken, Nurhak’ varmıştık. Ani bir kararla, mevcut bir caminin avlusuna girdim. Cami İmamına, şakayla karışık “hocam al sana bir anahtar ve bir araba ister bin ister sat, ne yaparsın yap!” dedim. Genç İmam Efendi de sağ olsun; “başım gözüm üstüne, bizim camiaya da güven kalmamışsa, yuh olsun bize! “diyerek kadirşinaslığını ve güvenilebilir olduğunu bize gösterdi. Artık 2-3 saatlik yolu, 6 saatte, tek arabayla akşam Elbistan’a sağ salim ulaştık.
Akam yemeğinden sonra, sohbet anında aniden bir ağlama sesi duyuldu. Dünürlerin torunu kız çocuğunun eli bina kapısının arasına kaldı. Kapı şifresiyle uğraşırken aniden açılıp kapanan kapının arasında kalmıştı. Apar topar hastaneye yetiştirdik, neyse ki fazla bir sıkıntı olmamıştı. Sol elin küçük parmağı hafiften ezilmişti, bağlayıp eve getirdik. Bina önünde oturuyoruz, hava serin, çay da olunca inanın hiç kalkıp yatmak istemiyor insan. Geç vakitte oturup, mecburen içeriye geçtik.
Her yerin kına ve düğün merasimleri birbirinden farklı. Elbistan düğün merasimleri de birçok yerden farklıydı. Davul zurnalı, orkestralı, mevlitli, sade… kimi düğünler yemekli, kimileri çerezlerle yapılır, kimileri yaş pasta dağıtılır, kimilerinde hiçbir şey olmaz. Sağ salim eve dönmüş dinlenelim derken, hiç hesapta olmayan, düğün ve gecesiyle hiç alakası olmayan bir olay daha yaşandı. Görünen o ki daha heyecan yaşamaya devam ediyoruz. Gece geç vakitte, yıllar öncesine dayanan bir olayı, düğünle alakası olmayan bir konuyu dile getirerek, baskına gelir gibi binanın kapı giriş çamlarını yerle bir etti. Ellerini parçaladı, hastaneye gitti, elleri pansuman etti, sardı. Sonra özür diledi ama artık olanlar olmuştu. Hiçbir alakası olmadığı halde sanki düğünden sonra olanlarmış gibi algılandı. Çok şükür, o da sağ salim atlatıldı. Onlar erdi muradına, Allah işlerini bahtlarını, yollarını açık etsin. Mutlu, huzurlu sağlıklı ve bahtiyar eylersin.
Kahvaltımızı yaptıktan sonra yola çıktık. Ani bir kararla Ekinözü içmelerine uğramaya karar verdik. İçmeler suyundan yeterince içtik. Bedava olan suyun dışında, görülen mevcut her şey ateş pahasıydı. Fiyatını sormaktan bile korktuğumuz birçok yiyecek ve içeceğe bakarak geçtik.
Dönüşte farklı bir yoldan dönmeye karar verdik. Dağlar arasındaki ırmak boyunca yeşillikleler bezenmiş kıvrılan virajlı yollardan ilerliyorduk. Yol dar ve tehlikeli olmasına rağmen, hem serin havayla birlikte yeşilin içinden geçiyor, hem daha kısa ve kestirme bir yoldu. Coğrafik özelliğinden dolayı, batıya doğru akan dere, bize çok tuhaf, ters akıyor gibi geliyordu. Dere kenarına inerek, içmelerde aldığımız tatlıları yemek istedik. Suya yakın tatlılarımız daha bitirmemiştik ki, yanımıza yaşlılıktan beli bükülmüş bir adam geldi, direk konuya girerek; “ücreti alayım!” dedi. Giriş ücretiymiş, “ne kadar dedim?”, “75;00 TL.” dedi. Neye uğradığımı şaşırdım, dağın başında hiçbir şeyin olmadığı yerde dinlenme ücreti alınıyordu. Galiba bizi Almancı falan zannetti. Biraz ağız dalaşına girerken, çocuklar çoktan arabaya binmiş hareket hazırlanmışlardı. Dağın başında, 75 Tl. ücret. Olacak iş değildi. Oflayıp, puflayarak sinirli sinirli gülümseyerek, bir an önce buradan kurtulmak için gaza basıp gidiyorduk.
Nurhak’ta Hoca efendiye bıraktığımız anahtarımız ve arabamız alarak yola koyulduk.
Herhalde bundan sonra uzun yola çıktığımda, yedek anahtarı bir kolye gibi boynumda, koynumda taşırım sanrım, bir daha böyle olaylarla karşılaşmamak adına.
“İnşallah başka şeyle karşılaşmayız” diyerek, dualar ederek, evimize sağ salim ulaştık çok şükür.
İşte bu haftayı da böyle olaylar ve heyecanla dolu dolu geçirdik.